Bergljot

 

 

BERGLJOT

 

Pernille ve Jan Ove yirmili yaşların ortasında ve birbirlerini yeni sevmeye başlayan iki gençti. Pernille bir yetmiş beş boylarında, kıvırcık saçlı, sarışın, mavi gözlü bir İskandinav kızıydı. Başkentte bir hastahanede uzman hemşire olarak çalışıyordu. Jan Ove ise orta boylu, kızılımsı kumral saçlı, ince yapılı bir delikanlıydı. Jan Ove birkaç yıl elektrik teknisyeni olarak çalışmıştı ve bu mesleği seviyordu. Oslo’da konut fiyatlarının artması ve gittikçe zorlaşan kent yaşamı yüzünden bu iki genç insan başkenti terk etmeye karar verdiler. Onlar bu konuda yalnız da değildiler, başka gençler de aynı arayışlar içindeydi. Büyük kent insanlarının kafasından bu tip planlar geçmiyor değildi. Herkesin ise onlar gibi seçenekleri yoktu. Çoğu kurduğu düşün avuntusuyla yaşıyordu.

 

 

Onların amaçları yakın çevresi ve havası daha temiz, ev kiralarının ya da konut fiyatlarının daha düşük olduğu bir bölgede yaşamaktı. Krallık sınırları içinde birçok cennet bölge ve oralarda iş olanakları vardı. Aslında göç tam tersineydi. Özellikle genç insanlar daha fazla olanaklara sahip olabilmek için kalabalık yerlere, büyük kentlere taşınıyordu. Taşralı gençlerse yüksek öğrenim yapmaya geldikleri büyük kentlerde ya bir sevgili ya da bir iş bulup kalıyorlardı. Tersine rüzgar da esiyordu, ancak normalde genç insanlar bir mirasa konduklarında kenti terk edip taşraya göçüyorlardı. Norveç’te Odels kanunu vardı. Buna göre büyük toprak sahipleri öldüğünde aynı soyadından varisler söz konusu toprağı almak ve işletmek zorundaydı. Kanun kapsamına giren toprak parçalarının ya da çiftliklerin yabancılara satılması yasaktı. Hiçbir varis yoksa mülk devletleştirilirdi. Pernille ve Jan Ove ise mirasçı değildi, daha sakin bir yaşam sürmek konusunda anlaşmışlardı. Beraber yaşayacakları yer ve tarz konusunda uzun dönemli plan yapıyorlardı, belki de gerçek bir ilişki işte bu şekilde başlamalıydı.

 

 

Pernille bir kıyı kasabasında iş bulmuştu. Bu onlar için iyi bir başlangıç olacaktı. Jan Ove de nasıl olsa kendine bir iş bulacaktı, bundan emindi. Otomobille yola çıktıklarında hafiften kar çiseliyordu. Rakım yükseldikçe büyük kentte alışık olmadıkları manzaralarla karşılaşıyorlardı. Yükseklerde çiftlikler vardı. Ahırlar, ekmeklikler, köy evleri tepelerde, yamaçlarda, olabilecek her yerde kurulmuştu. Norveç çoğunlukla İskandinav Yarımadası’nın dağlık kesimlerinde kurulu bir ülkeydi. İki yüz kilometre sonra dağda bir benzin istasyonunda mola verdiler. İkisi de heyecanlıydı ama bunu pek birbirlerine farkettirmemeye çalışıyorlardı. Gidecekleri kasabanın hemen yakınlarında Pernille’nin yaşlı bir halası oturuyordu. Ev problemini çözüp yerleşinceye kadar Hala Sigrid’in yanında kalmayı düşünüyorlardı. Hala Sigrid yarım adada eski bir bey konağında yalnız başına yaşıyordu. İlk durak olarak ona konuk olup kiralik bir ev bakacaklardı. Hala Sigrid’in bulunduğu yer Pernille’nin çalışacağı sağlık ocağına kırk kilometre uzaktaydı ve bu yüzden halanın o muhteşem ahşap evinin bir bölümünde yaşamaları pek uygun olmayacaktı.

 

 

Moladan sonra durmadan yola devam edip deniz kenarına, fjordlara ulaştılar. Burası bir doğa harikasıydı. Bu kıyılarda insanlar halen Fosna Kültürü’nü yaşatıyorlardı. Bu olgu bir etnik kimlik ya da dini mezhep değil, aynı halkın içinde yaşayan bir zengin açılımdı...

 

 

***

 

“Bu kültürün izleri milattan önce 7600-6500 yıllarından itibaren süregeldiği arkeolojik kazılarla ortaya konulmuştur. Milattan önce 800 ile 1000 yılları arasında Vikingler zamanında da Fosnalılar bu farklılığı yaşamaya devam ettirmiş, günümüze kadar korumuşlardır. Kültürün en eski izleri bölgede 1911 yılında yapılan kazılar sırasında da Viking kavminin ilk defa bu kıyılarda; Kristiansund çevresinde yaşadığı belgelendi.

 

 

Fosna gerçeği bir balıkçılık ve av hayvanlarına dayalı bir kültürdür. İsveç’teki Hensebaçka kültürüyle büyük benzerlik gösterir. İnsanlar doğayla içi içe yaşar, sert geçen kış şartlarında da, kısa ve serin yazlarda da yaşamlarını rahatlıkla sürdürürlerdi. El sanatlarında ustaydılar. Kullanacakları ev aletlerinin çoğunu kendileri üretirlerdi. Balıkçıların eskiden bu yörede yüzme öğrenmedikleri söylenirdi, çünkü yüzme bilmek bu denizlerde batıldığında daha uzun ve çektiren bir ölüm anlamına geliyordu. Kuşkusuz deniz çetin ve çok soğuktu. Bu yüzden Fosnalılar yiğitçe ve çabuk ölmeyi yeğlerlerdi. Yemek kültürleri oldukça zengindi. Bu bölgenin insanı deniz ürünleriyle ve av hayvanlarıyla beslenir, kendi evini kendi inşa eder, kışın bile evden çok dışarıda bulunurdu. Doğayla beraber olmayı sever, denize açılır veya dağa çıkardı. Fosna İskandinav Kültürü’nün belki de ana merkeziydi. Bu insanlar geçmişte olduğu gibi günümüzde de oldukça misafirperver ve kalenderdir. Sağlıklı beslenir, sessizdir, çok konuşmaz, uzun yaşar ve kola kolay hasta da olmazlar.”

 

 

***

 

Hala Sigrid, bu kültürün merkezinde büyümüş, yetmiş sekiz yaşında bir kadındı. İki genç de heyecanlıydı, halayı merak ediyorlardı ve onun aksiliğini duymuşlardı. Kıyıya vardıklarında her taraf bembeyazdı, kar yağışı daha da hızlanmıştı. Ana yoldan ayrıldıktan sonra Akçaağaçlar, Dişbudak, Kırmızı Erik, Çam ve Huş ağaçlarıyla dolu bir araziye girdiler. Sıra sıra birbirinden güzel ağaçlar ve beyazla süslenmiş bir tali yolda yavaş yavaş ilerlediler. Sağlı sollu karla kaplanmış ağaçlar kıvrılarak uzayan yolun yönünü belli ediyordu.

 

 

Evin önüne geldiklerinde evin hem içinin hem de dışının ışıl ışıl aydınlatılmış olduğunu gördüler. Kapının her iki yanında meşaleler yanıyordu. Bu meşaleler de o akşam eve önemli konukların geleceği anlamına geliyordu. Evin önündeki avlu bembeyazdı. Arka plandaki derin karanlık ise Atlantik Okyanusu’ydu. Küçük çizgiler halinde bir iki parıltı dışında deniz neredeyse hiç görünmüyordu. Bastonuyla ancak yürüyebilen Hala Sigrid iki genci kapıda karşıladı, yüz kemikleri ortaya çıkmış, ak saçlı, mavi gözlü, orta boylu, al yanaklı sevimli bir yaşlı kadındı. Hal hatır soruldu, o halen yalnızlıktan ve yaşlılıktan yakınıyordu. Hala Sigrid onlara yumurtalı Somon balığı, tatlımsı kahverengi peynir, kızarmış ekmek, Vaffel (tavada hazırlanan tatlı bir çörek) ve çilek reçeli sundu. İki genç çok sevinçli ve heyecanlıydı. Keşke Hala Sigrid’in bu muhteşem bey evinde kalsalardı; burası ahşaptan küçük bir saray gibiydi.

 

 

Hem de üstelik halaya arkadaşlık da ederlerdi. Ancak Pernille’nin çalışacağı kasabanın halanın evine uzak olması bir şansızlıktı. Aslında onlar işlerine yakın bir yere yerleşmek istiyorlardı. Halaya ev kiralamak amacıyla birkaç yere telefon ettiklerini ve ertesi gün hemen oralara gidip bakacaklarını anlattılar. Kahveler içildikten sonra Pernille onlara biraz piyano çaldı. Daha sonra kendileri için hazırlanmış odaya çekildiler. Ertesi gün daha da önemliydi. Ev işini hemen halledip bir an önce çalışma yaşamına çabuk adapte olmak istiyorlardı. Yol yorgunu gençlerin uykuya dalmaları çabuk oldu. Hemen hemen her Norveçli gibi gece yatarken camı açık bıraktılar ve öylece uyudular. Atlantik Okyanusu yanıbaşlarındaydı. Dalgaların ve rüzgarın sesi ninnileri oldu. Okyanus tarafındaki yatak odası uyumak için belki de en uygun yerdi.

 

 

Sabah uyandıklarında kar kesilmişti. Dalgalı deniz gri renk tonlarıyla doluydu. Gökyüzünde bembeyaz bulutlar vardı. Yataktan kalktıklarında odanın ahşap tabanı ayaklarının altında çıtırdıyordu. Ufukta geçmekte olan bir geminin gölgesi görünüyordu. Kıyıda Norveç dilinde Naust denilen ahşaptan kayık ve kotra barınakları vardı. Bu küçük yapıların hemen hemen tamamı kırmızımsı kahverengi ya da koyu yeşildi. Çünkü karlı günlerde denizden daha rahat görünüyorlardı. Aşagıya indiklerinde şömine çoktan yanmış, kahvaltıları da hazırlanmıştı. Pernille kahve servisini yaptı. Oturup konuşmaya başladılar. Haladan bölge hakkında bilgi aldılar. Kahvaltıdan sonra dışarıda gezinti yaptılar. Hava bir hayli soğuktu, denizden dondurucu bir rüzgar esiyordu. İki genç aşık birbirine sarıldı. Belki de buralara yerleşeceklerdi. Belki de çocukları bile buralarda büyüyecekti. İçlerinde hiç ama hiç büyük kent özlemi yoktu artık. Kendilerini şimdiden yurtlarında hissediyorlardı. Onlar dinginlik istiyorlardı, buralar tam istedikleri gibiydi; sakindi, hem de çok sakindi. Onlar o havayı solurken eskiden bölgede yaşanmış mutlulukları bile hissediyorlardı. Burası gerçek yurttu. Büyük kentlerin dağınıklığı, zorluğu, gerginliği, aceleciligi ve stresi burada yoktu. Kariyer olmasın varsındı. Para ve güç mutlu yaşamın garantisi değildi. Malgözlülük, piyasa ekonomisi, aslında insanoğlunu delirtmeye başlamıştı. Büyük kentlerde insanlar daha pahalıya yaşıyor ve birbirlerine daha az zaman ayırabiliyorlardı. Tedirginlik başlamıştı oralarda, ruhlar kirlenmişti.

 

 

Telefonla aradıkları ev sahibi onlarla ancak akşam üstü konuşabileceğini söyledi. Saat 16:30 gibi aksam suları yola koyuldular. Bazen yakında, bazen yoldan içeride ağaçların arasındaki ahşap villaları geçiyorlardı. Bu evlerde ışıklar vardı. Odaların lambaları yanmaya başlamıştı bile. Yol fazla geniş değildi, ileride bir tepelik bölge ve kayalıkları geçtiler ve ardından düz bir bölgeye geldiler. Sağlı sollu donmuş su birikintilerini geçiyorlardı. Yüksek otların ve yaprakları dökük böğürtlen çalılarının büyük bölümü bembeyazdı. Yolun karda daha rahat görülebilmesi için uzun kamışlar dikilmişti. Kamışların tepeleri kırmızı fosforluydu. Aslında kar olmasa düzlüğe çıkıldığında burası Ankara’ya batıdan yaklaşırken görünen Temelli kasabasının bulunduğu bölgeyi de andırıyordu, ama burası orası değildi tabii. Batıda da göl değil lacivert gri sularıyla koskoca Atlantik Okyanusu uzanıyordu.

 

 

Anlaştıkları eve varmaya çok zamanları kalmamıştı. Artık aradıkları evi bulup yolun dışına çıkabilmek için dikkatli dikkatli seyrediyorlardı. Birden yolun solunda deniz tarafından tıpkı otomobil şekline benzeyen bir kızıl ışık kümesi onlara hızla yaklaşmaya başladı. Jan Ove ve Pernille’nin içinde bulundukları araca yandan girdi. Bütün bu olay saniyeler içinde gerçekleşiyordu. Işık kümesinin içinde beyaz tenli, kızıl saçlı bir genç kızın oturduğunu gördüler. Bu kızıl renkli ışık kümesi adeta onların içinden geçip, sağ tarafa doğru hızla devam ederek ağaçların ve böğürtlen çalılıklarının arasında kaybolur gibi oldu. Bir an ne olduklarını anlamadılar. Işık kümesi tekrar geri gelip ve yine onların çevrelerinde bir kez daha döndükten sonra okyanus yönünde kayboldu. Şimdiye kadarki nispeten sakin yaşantılarında benzer bir dramayı böylesine bir boyutta yaşamamışlardı. Sanki matris sütunlarının çarpımıydı bilinmeyen.

 

 

Kalp atışları hızlanan ve yüzü terleyen Jan Ove aracını yavaşlatıp yol kenarına çekti. Korkuyla derin bir nefes alıp birbirlerine garip garip baktılar. Ardından birbirlerine sıkıca sarıldılar. Pernille ağlamaya başladığında Jan Ove sevgilisine ne diyeceğini bilmiyordu. İkisi de düşle gerçek arasında saniyelerce gelip gitti. Bu anlar yaşamak ikisini de bir anda bir başka boyuta çıkartmıştı. Gök daha gümüş bir renk almış, sular daha koyu laciverleşmişti. Deniz sanki daha da azgın, dalgalar daha yüklü yüklüydü. İkisinin de doğa üstü inançları yoktu ama bu olayı gerçekle nasıl bağdaştıracaklardı? Bu bir kaza değildi ki... Onlara bir zarar gelmemişti. Jan Ove dışarı çıktı, araçta bir hasar aradı ama araçta hasar yoktu. Bu, bu bir karabasandı sanki. Dışarı bile çıkamayan Pernille, Jan Ove’ye yaptığı el hareketiyle arabaya binmesini istedi. Jan Ove elleri ve dizleri titreyerek kontağı çalıştırdı. Yollarına ağır ağır devam etmeye başladılar. Olayın tekrarından, O’nun bir daha üzerlerine gelmesinden korkuyorlardı. Bir an evvel olay yerinden uzaklara gitmek istediler.

 

 

Az ileride yolun sağındaki kiliseden hemen sonraki yola girip iki kilometre içerideki evi buldular. Pernille ve Jan Ove için kiralanması muhtemel olan ilk ev burasıydı. Hala Sigrid’in evinden biraz daha küçük, uçuk sarı renkli sevimli bir evdi, ancak gençlerin ikisi de başlarına gelen olayın etkisindeydiler. Halen gerçek ve düş arasında gidip geliyorlardı, kafaları çok karışıktı.

 

 

Evin sahibesi onlara kapıyı açtı. Kendisi elli yaşlarında zayıfça bir bayandı. Kızılımsı açık kahverengi saçları omuzlarında, gök mavi gözlü ve beyaz tenliydi. Gençler içeri girip isminin Borghild olduğunu öğrendikleri bu ev sahibinin gösterdiği yere sessizce oturdular. Gözleri evin tüm ayrıntıları üzerinde geziyordu. Bayan Borghild deneyimli, akıllı bir kadındı ve bir seramik ve cam sanatçısıydı. Evin hemen hemen her yerinde değişik şekiller verilmiş ve boyanmış cam ve seramik eserler vardı. Kocası da yakındaki bir serayı işletiyordu. Gençlerin yüzündeki korku ve şaşkınlığı hemen farkeden Borghild bunun nedenini önce sormadı. Önce uzaklardan gelen konukların oraya geliş nedeni konuşuldu. Borghild onları dışarı çıkartıp kiralamak istedikleri küçük daireyi gösterdi. Daire sade ve güzel döşeliydi, cam eserin de süslediği koyu renk ahşap mobilyalar, kenarı işlemeli aynalar vardı. Cam eserler çoklukla lacivert tonlardan oluşuyordu. Bu lacivert taban üstünde turuncu, kırmızı, yeşil renk tonlarında derin anlamlı motifleri yer almaktaydı. Evin her tarafında pekçok insan figürleri, ev eşyaları, kaplar ve daha birçok eser vardı. Kafalarının çok dağınık olmasına rağmen bu eserlerden ikisi de bu eserlerden hemen etkilenmişti. Perdeler eski moda tüldü. Duvarda ince uzun ve altı üstü metal işlemeli bir halı asılıydı. Tavanlar fazla yüksek değildi ama ahşap işlemeliydi. Dairenin tam ortasında tavana kadar uzanan üzeri orman motifleriyle dolu bir odun sobası vardı. Pernille ve Jan Ove evi sevmişti ama hiç sesleri çıkmıyordu.

 

 

Evin içine tekrar girip misafir odasındaki yerlerini aldılar. Sanat eserleri onları büyülemişti, hele başında o ilginç örtü bulunan kadın heykeli etkileyiciydi. Ancak ikisinin de vücudu hala titremekteydi. Asıl konuya yani evi beğendiler mi, yoksa beğenmediler mi? Bir türlü giremiyorlardı. Ev sahibesi Borghild gençlere sıcak kahve ve bisküvi ikram etti. Biraz sessizlik oldu, onlar kahvelerini sessizce içerlerken Bayan Borghild’in sorusu geldi,

 

 

“Daire işinize yarıyacak türden mi? Beğendiniz mi? ”

 

 

Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Pernille hafifçe başını yana yatırarak, kibarca yanıtlamaya çalıştı,

 

 

“Şey, e... evet, sevdik diyebiliriz, üstelik çalışacağım yere çok da uzak değil, bize uygun galiba.’’

 

“Buralarda yöre halkı büyük bir aile gibidir. Aynı zamanda çiftler de birbirlerine daha fazla destek verirler.’’

 

“Evet bu gayet normal, büyük kentlerden uzak ayrı bir belde burası.”

 

“Burada yaşamaya karar verirseniz eğer, bahar aylarında ormana girip kocamla beraber bir iki yaşlı ağacı indirirsiniz. Yaza doğru keser istiflersiniz ve çünkü, bu kuru odunlara kışın çok gereksiniminiz olacaktır.”

 

“Evet, tabii yaparız.”

 

“Burada balık da tutabilirsiniz, tekne sorun değil, kendi teknenizi de edinebilirsiniz, biz size bu konuda da yardımcı oluruz.’’

 

Konuşmalar normal akışında sürüyordu, bu görmüş geçirmiş sezgili kadın aslında gençlerin dikkatlerinin yarı odanın içinde, yarı başka yerde olduğunu rahatça anlamıştı. Sorusu da gecikmedi.

 

“Ama siz…sizin başınıza bir olay mı geldi gençler?”

 

Hem Pernille hem de Jan Ove suskundu. Oturdukları yerden gözleri salonun her köşesinde geziniyordu ama konuşamıyorlardı. Bir an bakıştılar ve kimin söze nasıl başlayacağını düşünemiyorlardı. Yoksa olaydan hiç bahsetmeseler miydi? Pernille konuşmak için önce bir derin nefes aldı. Borghild’in gözleri Pernille’ye döndü. Pernille yutkundu, hafifçe öksürerek boğazını temizler gibi yaptı ama başlamakta zorlanıyordu. Belki karşılarındaki insan tam anlamıyla bir gerçekçiydi, ya da hristiyan inançları böylesi bir olaya açık olmayabilirdi. Biraz düşündükten sonra Pernille konuşmaya ve olanı anlatmaya karar verdi.

 

 

“Hımm!.. Biz buraya gelirken yolda üzerimize bir şey geldi...’’

 

“Onu gördük ve korktuk tabii ki ama bize zarar vermedi. Yalnızca onu gördük. O yirmi dört yaşlarında kızıl saçlı bir genç kızdı. Sanki saçlarıyla aynı renkte bir arabanın içinde oturuyordu ve bizim üzerimize üzerimize geldi. Şey, aslında gelmedi ama bir yandan gelip sanki içimizden diğer yana geçti. Bunu anlamak çok zor galiba, bir an bir düş gördüğümüzü sandık.’’

 

Pernille, nasıl anlatacağını bir türlü bilemiyordu. Jan Ove yardım etmeye çalıştı,

 

“Nedir bu acaba? Bir ışık kırılması ya da Kuzey Işığı* olamaz. O yanımıza geldi, adeta bize sürtünerek, hatta içimizden geçti ama bize zarar vermedi. Ayrıca uğultu da çıktı sanırım biraz..”

 

Salonda bir sessizlik oldu. Dışarıda kar yağışı iyice hızlanmıştı. Ahşap evin çıkardığı bir iki çıtırdama ve şömineden başka ses yoktu içeride. Ev sahibesi düşünceli bir şekilde yerinden kalkıp ilerideki yola doğru bakmaya başladı ve sordu,

 

“Tam nerede oldu bu olay?”

 

Jan Ove yanıtladı,

 

“Kiliseden yaklaşık bir kilometre önceki o düzlükteydi sanırım.”

 

Bayan Borghild iki gencin gözlerine sanki onların bilincine girmek istercesine bakıyordu. Önce Jan Ove’ye ve ardından Pernille’ye. Bir daha ve bir daha! Gençler doğruyu söylüyordu, Borghild onların doğruyu söylediğinden emindi; Demek onlara da görünmüştü…

 

Borghild yerine oturdu ve derin bir nefes alıp anlatmaya başladı,

 

“Bakın gençler, bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce o sizin tarif ettiğiniz kızıl saçlı genç kız, kırmızı arabasıyla tam o sizin söylediğiniz yerde bir trafik kazasına kurban gitti. Hava karlıydı, o yolda seyrederken çiftlik yolundan çıkan bir araba etrafına bakmadan Bergljot’un arabasına çarptı. Bergljot adındaki kız olay yerinde yaşamını yitirdi. Bergljot’un bu talihsiz ve anlamsız ölümü tüm bu yöreyi yasa boğdu. O ailenin tek çocuğu gençliğini yaşayamadan ve pisi pisine öldü, ama buraları terkedemedi. Bu sizin anlattığınızı yalnızca onun akranı olan birkaç genç de yaşadı bugüne kadar. Hep akranlarına, hep akranlarına göründü o...’’

 

Konuşmasını sonunu zor getiren Borghild’in boğazı düğümlendi, gözleri doldu. Kibarca izin isteyip misafir odasından bir süre kaçtı.

 

Pernille ve Jan Ove çok şaşkındı. Onlar bu tip olaylara şimdiye kadar yalnızca filmlerde ya da korku romanlarında tanık olmuşlardı. Bu parapsikolojik ve gerçekte yorumlanması güç bir olaydı ve beraber yaşamamış olsalardı eğer, birbirlerine kesinlikle inanmazlardı. İkisi de içlerinden aynı anda buralarda kalıp kalmamayı düşünüyorlardı kendi kendilerine. Bir iki gün düşünmek istediklerini söyleyerek Borghild’den ayrıldılar.

 

Arabanın üzerindeki karları temizleyip Hala Sigrid’in evine doğru yol çıktılar. Olay yerinden tekrar geçerken hız kestiler, yolda temkinli temkinli seyrettiler. Yola baktılar, olay yeniden tekrarlamadı. Jan Ove ve Pernille Hala Sigrid’in evine vardılar. Akşam odalarına çekildiklerinde uzunca bir değerlendirme yaptılar.

 

Bayan Borghild gençleri çok sevmişti. Onların burada kalmasını gönülden istiyordu. O akşam tencerede su kaynattı. Bu dileğini evde sakladığı kuru ağaç yapraklarının üzerine yazdı ve yaprakları tencerede kaynattı. Düşünceleri yoğunlaştı, vücudu ağırdı ama hisleri tüy gibi hafifti. Kaynayan suya doğru ağır bir nefes verdi. Yollarda gezmeye ve dağılmaya başladı. Etrafındaki doğa yavaşladı, o denizde geziniyordu. Aklında kendi gelin olduğu gün, anne olduğu sabah ve biricik şanssız kızı Bergljot vardı. Bergljot bütün güzelliğiyle annesinin önüne gelivermişti. Borghild’in kalbi çok sıcaktı ve atışları hızlanmıştı. Pernille biricik şanssız kızının yolunda devam edecek ve mutlu olacaktı. Borghild evine gelen gençlerin önündeki mutlu yaşamı hissetti; Onlara yardım etmeyi, Pernille’ye farkettirmeden ona içten içten ona anne olmayı istiyordu ve bu mümkündü, biliyordu.

 

Gençlerin ikisinin de düşüncesi birdi. Kararları evi tutup bu yörede kalmak oldu. Bayan Borghild bu karara sevindi ve hem kendisi hem de kocası onlara her konuda çok destek oldular. Pernille ve Jan Ove çalışma ve günlük rütinlere kolayca alıştı. Yöre insanıyla iyi ilişkilere girip bu nüfusu seyrek yerde yalnızlık çekmedi.

 

Fosna Kültürü’nün beşiğinde yaşamlarını sürdürmek onları mutlu etti. Çalışma yaşamında başarılı oldular. Balık tuttular, sonbaharda böğürtlenler topladılar. Kış için kırmızı erik şarabı yaptılar. Bergljot’un mezarını da ziyaret edip çiçekler bıraktılar. Yörede kalıcı olmalarına yöre halkı da sevindi. Bir kişi bile önemli sayıydı, bir aile ise bir semt anlamına geliyordu. Pernille ve Jan Ove’nin mavi gözlü, kızıl saçlı bir kız çocuğu oldu. Kızlarına Bergljot adını verdiler ki bundan en fazla Borghild duygulandı. O daima bir anneymişçesine arkalarında oldu. Bu çocuğa trafik kurallarını özenle öğrettiler. Başlarına gelen olayı ise ömür boyu hiç unutamadılar.

 

 

Cem Güneş

 

 

* Kuzey ışığı: İskandinavya’da kış geceleri gökte arada bir görünen ışık kütlesi.