Üç Kollu

 

ÜÇ KOLLU

 

 

 

Bir dönem hemen hemen haftanın üç günü konuğu olduğum dostum Dr. Hani, başına gelen son tatsız olaydan sonra ortalıklardan kaybolmuştu. Hafta sonu kent merkezindeki Brattörgata' ya

( Trondheim' de bir sokak) gitar çalmak için de çıkmamış, hiç ortalıklarda görünmemişti.

Birkaç antika için gittiğim Fretex' in ( Kiliseye bağışlanan malların satım yeri) bayan görevlisi de epeydir görmediğini söylemişti onu. Oysa , Dr. Hani bu köhne dükkanın devamlı müşterisiydi. Çilekeş aboneler tarafından iyi tanınırdı. Dr. Hani evindeki dekorları , zaman zaman duvarlarda da kullandığı perdeleri sıkça değiştirir, hep bu dükkandan alış veriş ederdi. Gün gelir sabahın beşine kadar otururduk. O, şiirlerimi dinler, sanki usta bir editörmüşçesine kritikler yöneltir, kimi zaman da eskilere dalar, gözleri yaşarıdı. Sonra da şarkılar söylerdik. O, Türk hafif muziğinin eski örneklerinden parçalar çalar, tellere ustaca hükmeder, ritim tutmak için üzerine "my wild love" yani Ingilizce olarak "benim vahşi aşkım" yazdığı gitarını döverdi adeta. O gitar çalarken sanki dört veya beş kişilik bir müzik grubu konser veriyormuş gibi sesler çıkardı.

 

Cem Karaca , Erkin Koray, Sibel Egemen , Erol Evgin veya Barış Manço'nun kulakları çınlardı. Bu , sabah saatlerine kadar böyle devam ederdi. Sonra ben kentin dışındaki evime dönerdim.

Bir nedenden dolayı öğleden sonra evine uğradığımda, gün gelir, bir veya birçok hatta bütün eşyalarının değiştiğine tanık olurdum. "Yeni eşya , yeni masa , yeni fikirler" derdi. Rengini değiştirip sokağı gören camın önüne koyduğu masaya bir klasik örtü uydurur, "burası dost bahçesi" derdi. Pencerelerin camlarını hapishane pencereleri gibi küçük dörtgenlere bölmüştü.

Değişiklik yapacaksa bunu sabahın ilk ışıklarıyla yapardı. Belki de akşamdan aldığı fikirlerle. Yalnız evi değil kiyafetini de değiştirirdi. Püsküllü deri ceketler, kızılderili şalı ve tüylü şapkası , kovboy çizmeleri , vs.

 

Beraber yaşamadığı bir kadından çocuğu olmuştu. Ancak , çocuğuyla beraber yaşaması , hemen hemen imkansızdı. Bu konu ona ağır gelmekteydi. Çünkü , geldiği Kerkük' te doğan bir çocuk, iki yetişkin insanı birbirine daha da kenetlerdi, oysa yadelde bu tam tersineydi. Bu genç Kerkük Türkmen'i , önce Türkiye' ye kaçmış, İstanbul' da düğünlerde gitar çalmış, Laleli'de müzik aletleri satan bir dükkanda satıcılık yapmıştı. Geldiği ülkenin durumu ona mültecilik statüsü tanınmasına yol açıyordu. Bu yüzden Avrupa' ya gitmiş, yolu Norveç' e düşmüştü.

 

Günlerdir ortalıklarda görünmeyen, kapı zili çaldığında yanıt vermeyen dostumu bulmaya karar vermiştim. Yoksa kötü bir şey mi gelmişti başına.? Çarşıda bir tur atıp belli başlı yerleri taradıktan sonra arabamı Rosenborg semtine sürdüm. Burası kent merkezine oldukça yakındı. Karlı yollarda güçlükle ilerleyerek bir park yeri buldum. Dr. Hani' nin oturduğu daire taştan binaların birindeydi. Bu binalar belediyeye aitti. Aşağıdan zili çaldım, karşılık veren yok. Kararlıydım, o evde olmalıydı hem de sağlıklı. Aralık olan sokak kapısını itip merdivenlerden yukarı çıktım. Zile bastım. İçerde çıt çıkmıyordu. Bir süre bekledim. Amatör piyanist komşusunun zilini çalmayı düşündüğüm sırada kapı yavaş yavaş aralandı. Bitkin bir ses:

 

- Ha sen miydin Cem?

- Ne oldu sana dostum? Kimse senin nerede olduğunu bilemiyordu. Seni tanıyanlara, hatta

Brattörgata' nın şırıngacılarına bile sordum. Kimse yerini bilmiyor. Bir amcalar kaldı

sormadığım.

- Bırak onları eşek uşakları. Benim kızımı almayı bilirler. Ama bir gitarı çok gördüler.

Şırıngacılardan da uzak dur. Namussuzlar, bir vuruyor şırıngayı gözler mosmor. Bir vuruyor

kızarmış, kan oturmuş. Eşek uşakları, tanrı bunların hepsini islah etsin. İslah olmazlar ya!...

Gel içeri mutfakta sosyalist kahve var.

 

Doktor Hani' ye göre sosyalist kahve açık ve sade içilen kahveydi. Herhangi bir bardak veya fincana konulabilir, soğuk veya sıcak içilmesi farketmezdi. Kapitalist kahve ise koyu oturaklı, mutlaka sıcak, şekerli ve yanında kreması olurdu. Fincanı da gösterişli olmalıydı. Dr. Hani kapitalist kahveyi neşheliyken hazırlar, eliyle bir yarım daire çizdikten sonra parlak ve kalın fincanı sanki bir tek taze gülmüşçesine tutardı. Kapitalist kahve ağır ağır içilirdi.

Sosyalist kahvemi mutfaktan alıp salona girdim. Burası duvarları sapsarı bir yerdi. Dr. Hani ayrıca dekor olarak duvarları balık ağına benzer bir örtüyle kaplamış, resim ve heykelleri bu fonun önüne yerleştirmişti. Lambaların hepsi aynı yöne bakıyor, bir kısmı duvarlardaki özenle seçilmiş kadın resimlerini aydınlatıyordu.

 

Dr. Hani salonun içinde volta atmaya başladı. Sinirliydi. İnce bedeni dimdik, yüzü oldukça soluk, gözlerinin altı çökük ve karanlıktı. Siyah saçları oldukça seyrekti. Konuştuğu konuda derin anlamlar varsa gözlerini kısar ve insanın ruhunun derinliklerine bakarcasına dalar giderdi.

 

- Cem biliyorsun 13 yıldır ailemden haberim yok. Kerkük' le haberleşmek çok zor. Onları çok

özledim desem klasik bir söyleyiş olacak ve hissettiklerimi açıklamaya yetmeyecek. Başka

yerde oturuyor olsalar ne kadar iyi olurdu.

- Bu konuyu aklına getirme şimdi. Sna ne oldu? Olay çıkartmışsın, polis seni alıp götürmüş.

- Hayır böyle bir şey yok. Kim çıkarıyor olay yaratmışım? Ben bilirim ne yaptığımı.

 

Bak Cem:

Bizim Kerkük' te çaresiz kalan bir insan yola bir minder atıp gölgede gelen geçene bakardı. Figanını yalnız gök dinlerdi. Ben burada, Trondheim' de çaresiz kalınca Brattörgata' da elimde gitar oturmaya başladım. Diskotek, restorant v.b. gibi mekanlarda yerim yoktu o aralar, sen de biliyorsun. Birçok yabancı kökenli insan Avrupa' da çaresiz kaldı. Ayakta duramadı. Benim caddede çaldığım klasik gitarım bile çok göründü bunlara. Beni caddede şırıngacılar rahatsız etmedi ama polis rahatsız etti. O akşam polis gitmemi söyledi. Ben de onlara: '' Çocuğum annesiyle beraber benden ayrı. İşim yok, aileme gidemiyorum, Züleyhalardan fayda yok, bir gitarım kaldı bunu bana çok görmeyin'' dedim.

- Ama doktor, sen gitarla çaldığın müziğin yanısıra vurarak, güm güm ritim tutuyorsun, otel

çok yakın, onlar şikayet edince polis de görevini yapıyor.

- Alakası yok, bak dinle:

Polis diretince ben ne yapayım? Kontrolümü kaybettim, gitarı oraya buraya vurarak parçalamışım. Polis arabasına aldılar. Emniyet müdürlüğünde bir komiser bana: '' caddede gitar çalmayacaksın '' dedi. Nezarette birkaç kadın polis bana gelip '' gitarını kıran sen misin? '' diye soruyordu. Bana gülüp geçtiler. Baksana şu işe Züleyhalar bana gülüp geçti. Aynı akşam serbest bırakıldım. Sağolsun birkaç tanıdık gitarımın parçalarını toplamışlar, bana getirdiler. İşte o gece ben çaresizlik içindeyken dışarıda cumartesi gecesinin sarhoşları böğürüyordu. Benimse ne annem, ne babam, ne kardeşim ne de çocuğum vardı. Kırık bir gitarla evimde tek başımaydım. Çocukluğum gözümün önüne gelip gidiyordu. O gece sabaha kadar cin namazı ( yoga) kılıp karar verdim. Atilla han' ın yiğitleri hiçbir zaman yenilgiyi kabul etmez, etmeyecek, yenilmeyecek de. Gitarımın elektro parçaları sağlam kalmıştı. Bunlardan iki takım daha buldum, gittim kırmızı tahta aldım. Çalışmaya başladım. Bu eşşek uşakları ne anlarki! Ben sanat okulu mezunuyum; bak ne yaptım.

 

Dr. Hani kısa bir süre kaybolduktan sonra beni odaya çağırdı. Uzun ve dikdörtgen şeklinde bir bavulu açıyordu. Bavul dev bir kilitle korunmuştu. Kilit yatağa, yatak diyer eşyalara zincirle bağlıydı. Bavulu açtığında şaşırdım kaldım. Bu sanki Özay Gönlüm' ün Yaren' iydi ama gitarlardan oluşuyordu. Yaren üç saz üst üste, bu enstrümansa bir gitardan çıkan üç kolla tamamlanıyordu. Şaşırmıştım.

 

- Cem bak! Biz yabancı ülke doğumlu olarak bu çemberi kırmak için daha fazla çaba göstermek zorundayız. Ben bir müzisyenim. Şu anda yalnızca iki albümüm var. Ama bunlar beş, altı olacak ( oldu). Beni unutmaya çalışabilirler ama kuzeyde eşine rastlanmayacak gitarımı hiçbir zaman unutturamayacaklar. Beni bununla anımsayacaklar.

 

Gözleri parlıyordu. Bu gitarı kucağına aldığında omuzları kabarıyor, başı dikiliyodu. Üç kollu gitarla üç koldan müzik yapabilir, elleri gitar üzerinde üç ayrı tarzda dans edebilirdi.

 

 

- Peki sesi iyi mi üç kollu gitarının?

- Sen ne diyorsun, savaşacağım bununla.

 

Hızla kabloları takıp huparlörlerle bağlantı yaptı. Kumanda aygıtından sesi ayarladıktan sonra telleri dövmeye başladı. Müziği romantik stilde batı müziğiydi ama Asya kimliğini taşıyordu. Şarkıların sözlerini de kendi yazardı. Anlattığına göre ona en çok esin veren onun kendi deyişiyle Züleyhalardı.

''Kadınlar!... Kadınlar. Kadının sihiri var! Ben buna inanıyorum. Cennete bile gitmem onlarsız '' diyordu. ''Onlar ilham veriyor bana. Hem iyilikleriyle hem de cehennem olası kötü yanlarıyla. Ha bir de tren istasyonları. Çok severim oraya gitmeyi. Tren rayları birbirine bağlı. İnsan damarları gibi. Dokun Hamburg' tasın. elini değdir bir raya ve hisset. Raylar Oslo' da durur, oradan İsveç, Danimarka, Almanya, Balkanlar ve derken daha sıcak ülkeler. Tren yolunu çok iyi bilir, arabaya veya gemiye benzemez. Gider ve durur bir istasyonda. Benim istasyonum şimdi çok soğuk. Raylar buz gibi. Oysa çocukluğumdan anımsarım; Kerkük' te raylar ne kadar da sıcaktı, dokunamazdık neredeyse. Bu raylar anneme kadar uzanıyor, biliyorum.

İstasyonda kavuşanlar, ağlayanlar, bekleyenler, yere düşen bir çiçek ve son bulan aşkın gözyaşları, yolda gelen umutlar, askere oğul gönderen analar aklıma gelir. Görürüm o resimleri. Yazgı yoldaşı olan, kavuşturan raylar getirir trenleri. Bir çok şarkımın sözleri tren istasyonunda ya da raylarda yürürken gelmiştir aklıma.''

 

Akşam olmuştu. Yoğurt ve ekmek yedik. sosyalist kahve içtik. O gün ona şiir okumakta güçlük çektim. Kasları büsbütün gerilmiş, gözleri kararmıştı. Üzgün İspanyol melodileri çalıyordu. Depoya gidip bir kızılderilinin posterini getirdi. Sonra onun için duvarlarda özenle bir yer aradı ve buldu. '' Bak'' dedi sesini yükselterek. '' Şu adamın bakışlarına iyice dikkat et!.. Bu insanları tüketmelerinin nedeni işte bu!.''

 

Bu müzisyen yaratıcıydı. Daha sonra üç albüm daha meydana getirdi. Bunları kendi imkanlarıyla borç harç kayıt ettirdi ve çoğalttı. Ama onu halen ciddiye alan çok azdı. Çünkü dayanacak bir dalı yoktu. Kulis, reklam nedir bilen, çevresi geniş, birden fazla kolu olan ekabirlere gereksinimi vardı, ancak o kendi evreninde ve bunların farkında değildi. Sanatı sanat aşkı için yapıyordu. Öte yanda ise oturup, '' ben sensiz yaşayamam, gitme, beni terketme, zalim, yıkıldım, yaktın beni'' türünden sözler yazdıktan sonra, bir punduna getirip sarışın kadınlı, otomobilli ve deniz manzaralı müzik videoları çekenler kendilerini müzisyen ya da sanatçı olarak tanıtırken; Dr. Hani' den kimsenin haberi yoktu. Çünkü o doğru zamanda, doğru yerde ve doğru kişilerin arkadaşı veya sığıntısı olmamıştı.

 

Umarım şimdi daha fazla dünyalıya sesini duyurmuş, ailesine kavuşabilmiştir. Tıpkı o sarı duvara resmini astığı kızılderilinin bakışına sahiptir ve yitmemiştir.

 

Cem Güneş